Kurtlar sofrası

Baba, tam cahilliklerini (aslında sonradan anlayacağı üzere cahilliğini) olumlu bir şeye dönüştürüp, hanımıyla sayıca üstün olacakları “demokrasi” modeline geçeceklerken; kadının cevabıyla adeta kapı dışında kalıyor.
Adamın cehalet kutsaması bir nevi “demokrasi” getirecekken, tabiri caizse, elde kalan kapının kulbu oluyor.

Kadın da, adam çok şiddetli bir depreme maruz kalmasın diye, “kızma” diyerek, bir artçı depremle onu hazırlamakta.

Velet zaten zehir. Adam, veletle olası bir iktidar mücadelesine girmemeyi en başından kabul de etmiş.
Ama bu yeni durumda; ortam tamamen kurtlar sofrası.
Adamın işi çok zor ama bir ışık var çünkü en azından durumun farkında.

Kategori: Genel Görsel Foto-Yorum

Etiket: {Adam} {Demokrasi} {Kadın} {Karikatür}

Nerde?

Profesör bu soruyu soran kişiyi, içinden bir gülümsemeyle “genç bir adam” diye yaftalayıp, onun üstüne basarak yükselecekken, sorunun ardından yaptığı iki cümlelik açıklama, bu kişiyi profesörün gözünde bambaşka bir rütbeye yükseltecek, profesör bu adama yukarıdan bakmayı bırak, karşıdan bakmaya bile razı olacaktı. Düşüşünü en azından bu seviyede tutmak için çırpınacaktı. Ve içindeki gülümseme neredeyse bir sıkıntıya dönüşecekti.

Profesör.
Çok prestijli okullarda okumuş olması ve “önemli” diye nitelendirdiği kişilerden oluşan çevresinin genişliği, kendince ona çoğu konuda söz sahibi olma hakkı veriyor ve yine anca kendince, artık çoğu şeyi kapsadığını bile düşünüyordu.

Hiç tanımadığı bu adamla yapacağı sohbetin konusunu belirlerken de, karşı tarafın soracağı soruların ya da verebileceği cevapların hepsini kapsadığını düşündüğünden olsa gerek, cümlesini bitirdiğinde, bu adama yukarıdan bakmaya devam edecekti. Ta ki bu adam, hem sorusuyla hem de sorusunun hemen arkasından gelen açıklamasıyla, profesörün ona belirlediği alandan çıkıncaya kadar.
Profesör kendi cümlesinin esiri olmuştu nerdeyse. Suskunluk bu yüzdendi. Oysa bu denli uzun süren bir suskunluk yaşamayalı uzunca bir süre olmuştu. Çok fazla tecrübesi vardı çünkü.
En sert tartışmalarda bile, karşısındakilere çok iyi argümanlar sunmuş olan bu adam, şimdi kendisinin bile şaşıracağı bir sessizliğe bürünmüştü.

Ah dedi profesör kendiyle cebelleşirken. Bildiklerimi ve öğrendiklerimi tekrar mı gözden geçireceğim, yürüdüğum yolları tekrar mı yürüyeceğim. En tepedeydim oysa, birçok şeyi kafamda çözmüştüm.
Çözememişti. Sadece çözdüğünü zannetmişti. Bunu anlamıştı. En azından bunu anlamıştı.

Dünya bile dönmeyi sürdürürken, insanın “oldum” deyip, dönmeyi bırakması, ne büyük kendini ve içinde bulunduğu gezegeni bilmezlik.

Çok önceleri “hiçbir şey bilmiyorum” diyen/diyebilen Batılı din adamlarına profesör ünvanı verilirmiş.
Şimdilerde ise “her şeyi biliyorum” diyenlere veriliyor bu ünvan.
“Her şeyi biliyorum” Ah. Ne büyük bir kibir.
🙂

Kategori: Genel Hikaye

Etiket: {Adam} {Argüman} {Cevap} {Dünya} {Genç} {Gezegen} {Kibir} {İnsan} {Okul} {Önemli} {Prestij} {Profesör} {Sohbet} {Soru} {Tecrübe} {Ünvan} {Yol}

Zihinler hep aynı

“Ne kadar da talan edilmeye elverişli bir alan” diyen adam, yanındakini çok iyi tanımasaydı ya da daha önce onunla beraber bir sürü iş yapmamış olsaydı, bu espri ile karışık gerçeği bu kadar kolay dile getiremeyecekti elbet. Çünkü birçok defa etrafında toplanan kalabalıklara, bu vahşeti “Doğa ile iç içe yaşam’ sloganı ile pazarlamıştı. Diğer adamın tebessüm etmek yerine, suratının hafiften ekşimesi ağaçlara konan kuşların bu adamın sesiyle ürküp kaçmasındandı.
Diğerine nazaran arada vicdanının sesine kulak verebiliyordu en azından. Onun da vicdanı, anca bu kadar işliyordu. Daha fazla değil.
Bir sürü ağaç, alabildiğine bir yeşillik ve burayı ev edinmiş hayvanlar. Muhteşem bir doğa. Onlar ceplerini dolduracakları bilmem kaç lirayla, bilmem hangi ülkenin, hangi yeşilliğinde cenneti yaşarken, arkada bıraktıkları bu güzelim doğa cehenneme dönecekti.
İkisi de, bi bok değildi uzun zaman önce. Onların yerine başkaları yapıyordu bu katliamı, şimdi onlara sıra gelmişti. Yoksa ne kafaları çok çalışıyordu ne de çok yetenekli adamlardı. Gün gelmiş devran dönmüş, bu sefer bunlara fırsat doğmuştu.
Ağaç, orman, hayvanlar mı? Hiç umurlarında olmamıştı. Hem “Böyle gelmiş böyle gider”di. Kendileri yapmasa illaki başkaları yapacaktı.

Gerekli izinler alınıp her şey ayarlandığında, katliam için “Başlayabilirsiniz” emrini verdi adam. Bu sefer kuşlar ürktüğünde suratı ekşimedi. Çünkü cebini dolduran para çok sağlamdı. Onun da vicdanı anca bu kadardı.

“Son ağaç kesildiğinde…” diye cümleye başlayıp öğüt veren Kızılderili reisi, bu vurguncuların ataları tarafından çok uzun yıllar önce topraklarından kovulmuşlardı.
Gezegen o günden sonra bu götlere kaldı.
İsme ne gerek. Zihinler hep aynı.

Kategori: Genel Hikaye

Etiket: {Adam} {Ağaç} {Cennet} {Cehennem} {Doğa} {Gezegen} {İş} {Kızılderili} {Kuş} {Orman} {Slogan} {Toprak} {Zihin}

Çay önemli

Odadaki sessizliğin Cabbar tarafından bozulmadığı ender anlardan biriydi bu. Onun için en çok Cabbar şaşırmıştı bu duruma. Hep o bozardı çünkü diğerlerinin içsel yolculuklara çıkıp kendilerine çekildikleri sessizliği. Hem de her seferinde ağız dolusu küfürle. Normali buydu Cabbar’ın. Küfür onun için bir tercih meselesi değil, dededen kalma bir aile geleneğiydi. İsmine de yakışıyordu hani.

Onun için Tufan da ilk Cabbar’a bakmıştı gecenin üçünde ağzı kuruyup tam da “Çay mı demlesek” teklifini sunmakta tereddüt ederken. “Çay mı?” dedi anlık refleksine yenilip. Bu elemanların hiçbirini tanımayan biri kapıdan içeri girse, Tufan’ın oraya ait olmadığını hissedecek düzeyde o ortamın adamı değil gibi duruyordu Tufan.
Cabbar’ın yeri geldiğinde diğerlerinden ayırt etmeksizin onun da gelmişine geçmisine, yedi ceddine sövmesi tarifsiz bir gülümseme bırakıyordu Tufan’ın yüzüne. Aynı şekilde diğerlerinin de gerektiğinde Tufan’a “Siktir” çekmeleri onun daha önce hiç görmediği hallerdi. Kendini hissediyordu Tufan. Onun için buradaydı.

Kamil “Olmaz” dedi. Tufan’ın çay teklifine mi yoksa ayağa kalkıp sessizliği bozan arkadaşının dediğine mi “Olmaz” dedi kimse anlamadı. Anlamaları için de biraz zaman geçmesi gerektiğini hepsi biliyordu. Çünkü Kamil uzun zaman önce cümle kurmayı bıraktığı gibi artık ardı ardına kelimeler kullanmaya bile gerek duymuyordu. Kamil o kadar az konuşuyordu ki odada sessizlik olduğunda kendini var gücüyle hissettiriyordu. Adeta sessizliğe can veren bir nefesti. Sessizlikle bütünleşmişti.

Cabbar, “Çaya hayır demez bu kalıbını siktiiim, sana olmaz demiştir” dedi ayaktaki arkadaşının suratına bakarak.

Tufan’ın aklına yine çay düştü. Çayların servisine kadar bütün o sürecin kendisine kalmasından korkarak, işemeye gitmek için bile ayağa kalkmıyordu. Dün sahibi olduğu holdingin toplantısında “Ne alırsınız efendim” sorusunun kendisine yöneltilmeyeceği bir ortamdaydı. Biraz daha beklemeye karar verdi.

Ayaktaki eleman, çay işini üzerine almaya karar verip kapıya yöneldi. Ortaya attığı fikrin desteklenmesi için çayı bir nevi rüşvet olarak sunacaktı.
Çaylar içildi. Oda yine sessizliğe büründü.

Zaten konuştukları hiçbir şey henüz çay kadar önemli olmamıştı.

Kategori: Genel Hikaye

Etiket: {Adam} {Arkadaş} {Cümle} {Çay} {Holding} {İçsel} {Kelime} {Küfür} {Nefes} {Oda} {Rüşvet} {Sessizlik} {Yolculuk}

Ateşiniz var mı?

Karanlık hiç bu denli boğucu olmamıştı. Dakikalar önce rahatsız edici yüksek ses frekansından kendi isteği dışında kurtulmuş, bu sefer sessizliğe yakalanmıştı. Çıt yoktu. Ya da ses oluyordu da o mu duymuyordu henüz tam olarak bunun cevabını bilmiyordu. Hatırlayabileceği kadarıyla en başına gidip, şu an bulunduğu durum ile ilgili hafızasını yoklamaya çalıştı. Karanlığın ve sessizliğin rahatsızlığı üzerine, hafızasının işlevsizliği de eklenmişti. Olayın en başına gitmeyi zorunlu olarak bıraktı. Şu an içinde bulunduğu durum ile ilgili hafızasının ona yardım edemeyeceğini anlamıştı. En azından bunu anlayabilme ve düşünebilme yetileri çalışıyordu.
Onun için şu an elinde ne var onları ortaya dökmekte fayda vardı: Gözünü kapattığında daha da karanlık olduğuna göre, gözleriyle ilgili bir sıkıntı yoktu. Ortam karanlıktı ona emin olmuştu.
Bağırmak istediyse de vazgeçti, onun yerine bir iki şey çıktı ağzından. Duyma ve konuşmada da bir sıkıntı yoktu.
En başında yenik başladığı durum yavaş yavaş umut var eden ataklara dönüşüyordu.
Sigarası olsa tereddütsüz yakardı. Ama bi dakka. Sigarası olmalıydı. Sigara içtiğini ve hatta sabah ne giydiğini bile hatırlıyordu.
Hafızası içinde bulunduğu duruma neden olan şok ile birlikte kısa süreli gitmiş olmalıydı.
Sağ elini, pantolunun sağ cebine attığında ve sigara eline temas ettiğinde adeta çifte mutluluk yaşayacaktı ki, son içtiği sigarayı yakmak için çakmağı başkasından istediğini hatırlamıştı.
“Gelmişine geçmişine” sövmenin faydası olmayacağını bilse de, o çoktan sövmüştü bile.
Bu arada yeni durumda, oyuna başkaları da katılmıştı.
Hafızasının en son kaydettiği görseli çekip üzerine düşünmeye başladı. Bi’şey çıkmadı. Daha önceden tanıdığı biri değildi.
“Hay senin sıfatına” diyecek oldu ama adamın kendisine bi zararı olmamış hatta çakmağıyla fayda sağlayan, isimsizler listesine adını yazdırmıştı.
“Hayat ne garip gemiler falan”dan sonra, bu mevzu da literatüre girmeliydi: Muhtemelen hayatta bir daha hiç karşılaşmayacağın insanlarla sadece sigaranı yakmak için kısa ve net bir diyalog süreci:
– Ateşiniz var mı?
– Var
– Teşekkür ederim.

Ah. Keşke bütün mevzular bu kadar basit ve iki tarafı da yormayacak şekilde sonuçlansaydı.

Yine savruldu. İçine çektiği bu koku ona hiç de yabancı değildi. Düşüncelerine eşlik eden hislerinin yardımıyla, hafızası kendini toplamaya başlıyordu.

Hayatın ana ve ara sokakları. Kaybolmaktan çekinmeyenlerin çoğu zaman tek başına yürüdüğü, ana sokakların ışıltısından ve sesinden muzdarip ara sokaklar.
Çoğuna göre renksiz ama kimine göre ruhsuz kalabalığın hiç olmadığı kadar hayata ruh katan yollar diyarı.
Hem soyut hem somut gerçeklik.
Soyut halini düşünürken, somut olanı hafızası olağanca gücüyle önüne sermişti.

Karanlık ve sessiz ara sokakların birinde yürürken, rahatsız edici bir şekilde “Hırsızzz, yakalayın” bağırtısı hemen yanında yapılmış, bu yüksek ses onu son derece rahatsız etmişti.
En son hatırladığı dikey pozisyonu buydu. Hafızası hemen ardından hislerini tetikledi ve ensesindeki ağrıyı hissetti. “Bir darbe almış olmalıyım” diye düşündü.
Yanılmıyordu. Öyle olmuştu.

Bu kısa zaman diliminde, yakındaki bir karakol odasında, yarı baygın yarı uyanık halde yatmıştı.

O rahatsız edici ses tonu bu sefer onu yere sermemiş ayağa kaldırmıştı. Kadının biri diğer odada “Hırsızlar” diye 2 kişiye avazı çıktığı kadar bağırıyordu.
Kulağından sonra içinde bulunduğu şaşkınlığa gözleri de katkı sağladı. Hafızasındaki son görsel “Hırsızlar” ithamı ile kadının mutlak galibi olduğu maçta adeta yerlerde sürünüyordu.

Komiserin, şikayetçi misiniz sorusunu çok da umursamadan, gözlerini adama çevirip: Çakmağınızı alabilir miyim dedi.
Bu sefer teşekkür etmedi.

Ah. Keşke bütün mevzular bu kadar basit olsaydı.
Ama değildi.
Hayat insanı yoruyordu ve ara sokaklara sapmanın illaki bir bedeli vardı.

Kategori: Genel Hikaye

Etiket: {Adam} {Ateş} {Bedel} {Çakmak} {Düşünce} {Hafıza} {Hayat} {Hırsız} {İnsan} {Karanlık} {Komiser} {Ortam} {Ruh} {Ses} {Sigara} {Sokak} {Somut} {Soyut} {Şok} {Teşekkür} {Umut} {Yeti} {Zaman}